SÜNİZİT, BAKTERİLER, ANTİBİYOTİKLER

Birden kendimi hasta hissetmeye başladım. Baş, boğaz ve göz ağrısı, burun akıntısı, terleme ve üşüme nöbetleri. Birinci gün hiçbir şey yapmadım. İkinci gün bitkisel pastil. Üçüncü gün ‘iyileştim galiba’. Dördüncü gün ‘yok hastalık geçmemiş’. Beşinci gün ‘Bana neler oluyor? Boynum da ağrımaya başladı, yoksa boynum sunizidmu sertleşmiş? Hastalığım tehlikeli olabilir mi?’ Altıncı gün sabah ‘Hastane’.

Doktor muayene etti. Teşhis Sinüzit. ‘Ne artık sinüzit hastası mıyım?’ Neyse öyle bir şey yokmuş. Şeker hastalığı, kalp hastalığı gibi değil. Nezle gibi, orta kulak iltihabı gibiymiş , yani bir kere nezle olan bir insanın hayatı boyunca, ‘benim nezlem var’ demesi gibiymiş durum. Bir kere söyleyince anladım ama doktor benim sadece bilgisiz olabileceğime ihtimal vermemiş, biraz da yavaş anladığımı düşünmüş olacak, örneklerini çoğalttı da çoğalttı. Durum netti, sinüslerimde enfeksiyon vardı ve sinüzit olmuştum. Peki bulaşıcı mı, dedim. Tabi ki dedi. Her enfeksiyon gibi bulaşıcı.

Hastaneden çıktığım andan itibaren, tek cahilin kendim olmadığımı anladım. Hastalığın kronik olmayan çeşidinin olabileceğine akıllar yatıyor da, bulaşıcı olmasına aynı hoşgörü gösterilmiyordu. ‘Olur mu Canım öyle şey’ le başlayan türlü itirazlar aldım.  Benim ikna çabalarıma, bıyık altından ‘sen öyle san’ bakışlarının eşlik ettiği de oldu. Neyse şu andaki derdim bu değil. Derdim başlıktan da anlaşılacağı gibi hastalık, bakteriler ve antibiyotikler.

Muayene 5,5 dakika kadar sürdü. Odaya girmemin 6. dakikasında reçetem hazırdı ve ilk sırada antibiyotik vardı. Hastalık sıkıntılarıma, bir de iç sıkıntısı eklendi. Vücudumda yıllardır faydama hizmet etmiş iyi bakterilerim ne olacak? Düşmanlar ölsün diye, bütün ormanı mı ateşe verelim? Ne de olsa ben, bu vücudun komutanı konumundayım. Düşmanla savaşırken, kendi askerimden kaçını kurban etmem gerektiğini hesaplamak, benim asli görevim değil mi, diye düşünürken, iç sıkıntım kabardıkça kabarıyordu ama  doktora  duygu ve düşüncelerimden söz etmedim. Zaten beni anlama güçlüğü çeken ve cahil biri olarak etiketlemiş. Saygılı bir şekilde ‘Antibiyotiksiz iyileşemez miyim?’ diye sordum. Ama doktorum benim kadar hümanist değil. Sorumun yanıtı ‘antibiyotik çağında yaşıyoruz, neden kullanmayalım’, oldu. Doktora gitme zahmetine ve maliyetine katlanacak kadar umutsuzdum. Doktorun dediğini yapmayacaksam, niye buraya gelmiştim. Rahat mı batmıştı yoksa para mı? Hastaneden doğru eczaneye koştum, daha eve vardan antibiyotiğe başlamıştım.

Hızlıca iyileştim mi derseniz, hayır! Beş gün sonra yine aynı doktorun odasındayım. Ben iyileşmiyorum, acaba hastalığım bakteri değil de virüs kaynaklı mıydı, diye lafa girdim. Aslında ‘Bu antibiyotiği gereksiz yere mi yutturdun bana doktor, onca faydalı bakterimi boşuna mı heder ettin?’demek istiyorum. Doktor 2,5 dakikalık muayenesinden ardından, cahil ve anlama güçlüğü etiketlerime, hastalık hastası etiketini de ekledi ve yanıt verdi: ‘Bulgularınız da düzelme var, sinüs boğaz kadar çabuk iyileşmez, neyse ki kulak enfeksiyonunuz yok. Kulak daha da geç geçer(allah sizi inandırsın, sanırım ben yapamam, 3 ay sürer dedi kulak enfeksiyonu için) öyle olsa ne yapardınız?’ Size bir ilaç daha yazayım diyerek konuyu bağlıyordu ki, malum etiketlerimin mahcubiyeti ile ürkek, ya hastalığıma sebep olan bakteri değil de virüsse? İyileşmemin yavaşlığı  bundan kaynaklanıyorsa, diye sordum. Artık iyice can sıkıcı olduğumu farkındaydım. Yine de kibar doktordu. ‘Virüs için zaten yapacak bir şey yok, ayrıca verdiğim diğer ilaç virüs tedavisine yardımcı olur. Sinüsler beyne çok yakındır, beyne giderse tehlikeli olur, üstelik antibiyotik çağında yaşıyoruz, içmemek aptallık olur.’dedi. Aptallık kelimesinin son uyarı  olduğunu çok iyi anladım. Yardımlarına ve ilgisine şükranlarımı sunup, odadan ayrıldım. Yalnız yanlış anlaşılmak istemem bu davranışım ezik bir kişiliğe sahip oluşumdan kaynaklanmıyor. Gerektiğinde ellerim pençeye dönüşür ve tırnaklarım derhal vahşi bir aslan gibi uzar. Böyle davranmamın nedeni, doktorun görüşlerini ve bakış açısını değiştirme ihtimalim olmadığını anlayacak kadar zeki  olmamdan. Uzun yıllar, gece gündüz çalışarak, nöbetler tutarak, sınavlara girerek, mecburi hizmetlere katlanarak edindiği bilgilerden kuşku duymaya asla yanaşmayacağını anlamıştım. Zaten çok çekmiş, bu penceresiz odada benim gibi cahil, anlama güçlüğü çeken, üstelik hastalık hastası olan insanlarla uğraşmaktan mağdur adamcağızı, daha da mağdur yada öfkeli hissettirmektense teşekkür edip, konuyu kapatmak daha mantıklı geldi. Hastaneden çıkmadan ikinci reçeteyi çöpe attım.

Hastalık sıkıntılarım devam ediyordu, başım ve gözlerimdeki ağrı nedeni ile gözlerimi kapatıp uzanmaktan başka bir şey yapamıyordum hatta hastalıktan, bakterilerden ve antibiyotikten başka bir şey de düşünemez olmuştum. Gözümde sürekli vücudumda sahnelenen savaşı canlandırıyordum. Vücudumdaki bakterilerin tarihini, evrimini, şu anda ne güçte olduklarını, herhangi bir düzeyde bir bilinç sahibi  olup olmadıklarını merak ediyordum. Gözümü açtığım gibi kendimi konuyu kendimce araştırırken buldum. Öğrendiklerim sarsıcıydı. Öğrendiklerimi özetle paylaşmak istiyorum:

Anladım ki bakteriler ile ilgili çok yanlış kanılara sahipmişiz. Sayı olarak insanlardan, 100 milyon kat fazlalar. Bizden 500 bin kat hızlı üreyebiliyorlar. Üstelik bunu, insan türünün varoluşundan bin kat daha uzun bir süredir yapıyorlar. Bitkileri işlevsel hale getiren de onlar. Metan, hidrojen, nitrojen ve fosfor devinimlerini etkiliyorlar. Okyanustaki karbon tutulumunu ve planktonları etkiliyorlar. Onların da tıpkı ormanlar gibi ekosistemde önemli bir rolleri var.

Hepimizin iyi bildiği gibi birçok ta  ölümcül hastalığa sebep oluyorlar. Neyse ki antibiyotik bulunmuş. İnsanlık adına mucizevi bir gelişme. Antibiyotik, temel olarak bakterileri öldürüp, bizi öldürmeyen bir zehir çeşidi. Antibiyotiğe maruz kalan bakterilerin çoğu ölüyor ancak hayatta kalmayı  başaranları güçleniyorlar. Yani antibiyotiğin bakteri üzerinde iki etkisi  var. Bir öldürmek, iki güçlendirmek!

bacterial_infections

Pek tabi ki bakterilerin evriminin sürdüğünü biliyoruz. Şu anda bundan tamamen kaçınmanın imkanı olmadığını da biliyoruz. Ancak lütfen aşağıdaki tabloya bakın. Direnç ne kadar da hızlı gerçekleşiyor.

Antibiyotik Bulunduğu yıl Direncin geliştiği yıl
Sulfonamides 1935 1940
Penicillin 1942 1945
Streptomycin 1944 1958
Tetracycline 1948 1954
Chloramphenicol 1949 1956
Erythromycin 1952 1983
Vancomycin 1955 1982
Cephalosporins 1964 1969
Quinolones 1967 1969
Clindamycin 1968 1979
Carbapenems 1985 1998
Cipro 1987 1990
Linezolid 2000 2003
Telithromycin 2003 2004
Telavancin 2009 ?

Bulaşıcı hastalıklardan kurtulmak için geliştirdiğimiz yegane silah olan antibiyotikler, tabloda görüldüğü gibi, üretildikten bir süre sonra etkisiz hale geliyorlar. Yanlış dozlar, gereksiz kullanımlar, çiftlik hayvanlarındaki kullanım insan ve hayvan vücudunda Darvinci bir savaş alanı yaratılmasına  neden oluyor. Hassas ve duyarlı bakteriler yok olurken, güçlü  olanlar hayatta kalıyor. Savaş ganimetleri de maruz kaldıkları antibiyotiğe karşı geliştirdikleri direnç. Tıpkı Nietzche’nin dediği gibi öldürmeyen zorluklar, güçlendiriyor.

Durumun gelecek açısından çok büyük bir tehlike olması  yanı sıra, bugün geliştirilmiş olan tüm antibiyotiklere karşı direnç geliştirmiş olan bakterilerin yol açtığı hastalıklar nedeni ile hayatını kaybeden yada kalıcı hasarlarla yaşamına devam etmek zorunda kalan hastalar var.

Peki bu mucizevi buluşumuz neden etkisiz hale geliyor? Ne yapıyoruz da buna sebep oluyoruz. Antibiyotikleri nasıl boşa harcıyoruz?

Aşırı Çevresel Kullanım

Web

Okuyunca önce şaşırdım sonra biraz düşününce şaşırmama şaşırdım. Zira gerçekten onlar her yerdeydiler. El sabunları, vücut sabunları, mutfak havluları, plastikler, elektrik süpürgeleri, yoga matları, bebek arabaları, tırabzanlar, kasklar, yüz temizleme jelleri, yüz temizleme mendilleri, duvar kağıtları,losyonlar, diş macunları, diş fırçaları, kesme tahtaları, yastık kılıfları, ilk yardım bantları, hava filtreleri, sivilce kremleri vb. her şeydeler.

Şu ana kadar kullandığımız bütün antibiyotikler yaşadığımız dünyada bulunan organizmalardan geliyorlar. Toprak mantarlarından yada ekmeğin üzerinde büyüyen küflerden ya da dışarıdaki diğer organizmalardan. Bunlar milyarlarca yıldır yaşam mücadelesi veriyorlar. Sonra son dakikada biz geliyoruz(1928) ve diyoruz ki:Bu kimyasalları alıp, yüksek dozlarda, çevremizdeki dünyaya püskürteceğiz. Böylece, birçok mikrop, bu kimyasallar tarafından yok edilecek. Hayatta kalanlar ise onları maruz bıraktığımız kimyasallara karşı direnç kazanacaklar. Bu kalanları da başka kimyasallara maruz bırakacağız ve yine çoğu yok olacak ama bazıları yine hayatta kalacak, hayatta kalanlar bu iki kimyasala birden bağışıklık kazanmış, eskisinden çok daha  güçlü bakteriler olacaklar kuşkusuz. Buna ne kadar devam edebiliriz?

Aşırı Tıbbi Kullanım

antibiotic-resistance

1928’de, Alexander Fleming laboratuvarında bir pencereyi açık bırakır. Pencereden bir şey gelir ve mantar kabını kirletir. İki hafta sonra ona baktığında bakteriler arasında küçük ölü bölgeler olduğunu fark eder. Ölü bölgenin ortasındaki küfün penisilinin kaynağı olduğu ortaya çıkar. Bunun önemli bir buluş olduğunu düşünürken, iyileştirici etkisi olduğunu göremez. Sonra iki İngiliz bilim adamı; Doktor Flory ve Doktor Chain, antibiyotiği insan vücudundaki enfeksiyonları tedavi edecek şekilde geliştirmeye başarırlar.

*Birinci Dünya Savaşı sırasında bulaşıcı hastalıklar nedeni ile ölenler, savaş yaraları ile ölenlerden fazlaydı. İkinci Dünya Savaşı sırasında ise antibiyotikler bulunmuştu ve şimdi en önemli sorun büyük miktarlarda üretebilmekti. Bunun için yapılması gereken çalışmalar derhal başlatılmış, bir kavun türünde oluşan küfün, diğer denemelerden 200 kat fazla penisilin üretebildiği anlaşılmıştır. İnsanlar kan zehirlenmesinden ölüyorken, bu yeni buluş sayesinde 48 saat içinde iyileşmeye başlamışlardı. Bunu görür görmez aşırı kullanıma başladık. 2. Dünya savaşında özellikle İngiliz askeri birliklerinde ve zührevi hastalıkların yaygın olarak görülebileceği genelevlerde hastalık önleyici olarak, yani hastalığın gelişmesine izin vermemek adına sağlıklı insanlar tarafından da kullanılmaya başlandı. Bundan dolayı da ilk dirençle bel soğukluğu hastalığında karşılaşıldı. Penisiline dirençli yeni bir bel soğukluğu türü ortaya çıktı. Yani aslında birilerinin verdiği kararla orduları zührevi hastalıktan korumak amacı ile kitlelerce penisilin tüketilmesi sonrasında hastalık şekil değiştirmiş ve penisiline dirençli bir hale  gelmiştir.

Alexander Fleming 1945’te New York Times’ta yayınlanan söyleşisinde, penisilini gereksiz kullanan kişiler, penisilinin artık işe yaramaması nedeni ile ölen insanların, ölümünden ahlaken sorumludur. Umarım bu kötülük def edilir, demiştir.

Yukarıda tedavimi gerçekleştiren doktoru eleştirdim. Eleştirdiğim şey o doktorda gözlemlemiş olduğum genel tavırdı. Ancak bu noktada amacım eleştirmek ve yargıya varmak değil. Doktorun neden antibiyotik yazma eğiliminde olduğunu irdelemek. Şu ana kadar edinmişolduğum bilgilerden anladığım doktorların antibiyotik yazma nedenleri ‘korku’. Dava edilmekten değil, yanılmaktan korkuyorlar.

Diyelim ki hastalık %95 ihtimalle virüsten kaynaklanıyor, bakteri olma ihtimali %5. Ancak semptomlar birebir aynı. Doktor topluma karşı değil hastaya karşı sorumluluğunu düşünmektedir. Bu nedenle eli titremeden antibiyotiği yazar. Bakteri olma ihtimalini göz ardı edemez. Dolayısıyla birey de bu  riski göze alamaz. Antibiyotiği içer. Gereksiz yere  antibiyotik kullanan her hasta toplum sağlığını olumsuz etkilemektedir. İhtiyacımız olan şey hızlı tanı testleridir. Böylece bakteriden kaynaklanan bir hastalık yoksa antibiyotik kullanmaktan kurtulmuş oluruz.

Aşırı Zirai Kullanım

88994_antibiotics-farming_shutterstock_168184295_630m

Hayvan yetiştiriciliğinde çok yüksek dozlarda antibiyotik kullanılıyor. **Kullanılan antibiyotiğin %80’i tedavi amaçlı değil. Hayvanları daha hızlı büyütme yöntemi olarak kullanılıyor. 1960’lı yıllarda hayvanlara düşük dozlarda antibiyotik verilirse, onların eskisine göre daha hızlı bir şekilde büyüdükleri tespit edilmiş. Nedenini o zamanda bilmiyorduk, hala da bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey hayvanların daha çabuk büyüdükleri. Antibiyotik besicilikte önce düşük dozlarda sonra daha fazla dozlarda (penisilin ve özelllikle tetrasiklin) kullanılmaya başlanmış. Bunun adına da yem verimliliği denmiş. Ancak son yıllarda bunun bir hata olabileceği üzerinde duruluyor ve konu yeniden incelenmeye başlanmış. Hatta Avrupa Birliği ülkelerinde büyüme amaçlı kullanımına son verilmiş.

Bu konuda yapılacak değişiklikler, dünya düzenindeki mevcut sistemleri temelden sarsmayı  gerektireceğinden bunun pek te kolay olmayacaktır. Durumun böyle olduğunu görünce bu konu ile ilgili iki şey yapabileceğimi düşündüm. Bu öğrendiklerimi dilim döndüğünce anlatmak ve mümkün olduğunca az et yemek.

Bir diğer önemli sorun:

Bir ilacın geliştirilebilmesi için, ortalama on yıl gibi bir süre ve yaklaşık bir milyar dolar harcanması  gerekiyor. Bu zaman ve para yatırımının yapıldığı bir atibiyotiğin, piyasaya  sürüldükten bir yıl sonra bir bakterinin o ilaca karşı  direnç kazandığını düşünün. İki  yıl içinde de birçok bakterinin dirençli hale gelecektir. Bu demek oluyor ki beş yılın içindeyse ilaç kullanılmaz hale gelecektir. Bu  durumda bu ilaçların geliştirilmesi için yatırım yapılmaya nasıl devam edilebilir. İnsülin, statin veya viagra yapmak varken ilaç firmaları niçin antibiyotik geliştirmekle uğraşsınlar. Aşılması gereken bir diğer sorun da bu.

Bu paylaşımında aktardığım bilgilerin bir çoğunu edindiğim belgesel Resistance’ın son sözleri ile yazıma son vermek istiyorum:

*Mikroplarla olan ilişkimizi anlatan en iyi açıklama, Nobel ödüllü Doktor Jashua Lederber’den geldi. Bilim dergisindeki yazısında şöyle demiş: Gelecek, mikropların genleri ve bizim zekamızın karşı karşıya geldiği serüvenler şeklinde evrilecektir. Mikroplar genleri sayesinde her şeye uyum sağlayabiliyorlar. Zekamızı onların genlerine ayak uydurmak için kullanmak, bizim elimizde…

 

Yeryüzünde felaketler ve kurbanlar var. Elimizden geldiğince, felaketin yanında yer almamak bizim elimizde.

Albert Camus

 

Kaynaklar:

  1. http://www.resistancethefilm.com/

*Ramanan Laxminirayan, PhD  (Center for Disease Dynamics, Economics&Policy)

**Kaynak Lance Prince, PhD, George Washington University

  1. https://tr.wikipedia.org/wiki/Bakteri
  2. http://www.healthline.com/health/cold-flu/sinus-infection-symptoms#Treatment0
  3. http://modernfarmer.com/2015/09/cddep-report-antibiotic-resistance/
Reklamlar
Kenar | Posted on by | Yorum bırakın

Kahve Hakkında

Bugün her gün kahve içen insanların, içmeyenlere oranla intihar etme eğiliminin %50 oranında daha az olduğunu öğrendim.

Cabot Cafe opens in Cabot House

Coffee drinking tied to lower risk of suicide

 

 

 

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Domates Hakkında

Bugün 1548 yılına kadar İtalya’da domatesin olmadığını ve hiçbir geleneksel İtalyan yemeğinde domates olmamasının bundan kaynaklandığını öğrendim.8441914http://nellositaly.com/the-history-of-the-tomato-in-italy.html

 

 

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Organ Bağışı Hakkında

Bugün, resmi makamlara aksini bildirmeyen herkesin Belçika, Polonya, Portekiz ve Fransa’da otomatikman organ  bağışçısı olduğunu öğrendim.

donor

https://en.wikipedia.org/wiki/Organ_donation#Brain_death_versus_cardiac_death

 

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İnsanlık Hakkında

Bugün, Çin’de sigorta şirketlerinin, yardıma ihtiyacı olduğu gerekçesi ile büyükleri tarafından dava edilen çocukları korumak amacıyla, bir sigorta poliçesi oluşturduğunu öğrendim.cin

http://www.theepochtimes.com/n3/1883171-in-china-good-samaritan-insurance-protects-you-from-the-conniving-elderly/

 

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın